Bir zamanlar hayat daha ağır akardı. Güneş sabah pencereden usulca süzülürken insanlar günün telaşına başlamadan birkaç dakika durur, şükrederdi. Çocuklar sokaklarda oynar, akşam ezanı eve dönüşün saati olurdu. Mektuplar günlerce beklenir, el yazısının her kıvrımında bir parça duygu aranırdı.
Sonra bir şeyler değişti. Zaman, insanın önünden akıp giden bir nehir olmaktan çıkıp içine düşüp sürüklendiği bir girdaba dönüştü. Dakikalar saatlere, saatler günlere sığmaz oldu. Sürekli bir yere yetişmek zorunda hisseden insanlar, sonunda hiçbir yere varamamaya başladı.
Daha hızlı araçlar yaptık ama ruhumuz geride kaldı. Daha çok iletişim aracına sahip olduk ama birbirimizi duyamaz olduk. Bir fotoğrafı çekerken o anı yaşamayı unuttuk. Bir dostu aramak yerine bir mesajla geçiştirmeyi normalleştirdik. Şimdi zamana yenilen bir toplumun sessiz yorgunluğunu taşıyoruz: kalabalıklar içinde yalnız, hızın ortasında kaybolmuş, görünürde dolu ama içi boş bir hayat.
Oysa zaman düşmanımız değildi; biz onu yarışa çevirdik. Her güne “yetişmem lazım” telaşıyla başlarken ruhumuzdan bir parça daha eksilttik. Oysa zaman bir dostla edilen uzun bir sohbetti, bir çocuğun kahkahasıydı, bir yaşlının yüzündeki çizgilerdi, bir çiçeğin açtığı andı, bir kuşun gökyüzünde süzülüşüydü. Durmayı, dinlemeyi, hissetmeyi unuttuğumuz için yenildik zamana.
Bugün bir anlığına bile olsa durabilirsen, telefonu kapatıp gökyüzüne bakabilirsen, yanındaki insana gerçekten kulak verebilirsen, işte o zaman zamanı yenebilirsin. Çünkü hayat varılacak bir yer değil, doya doya yaşanacak bir yolculuktur.
Zamana yenilenler, ruhunun sesini kaybedenlerdir. Zamanı yenenler ise kalbinin rehberliğinde yürüyebilenlerdir. Zamanı durduramazsın; ama ruhunun zamana yenilmesine engel olabilirsin.
Zamanı yakalamaya çalışırken ruhumuzu kaybetmeyelim.

