İnsan büyüdükçe güçlendiğini sanır. Oysa insan, sınır koyabildikçe büyür.
Hayat insana çok şey verir: söz verir, imkân verir, makam verir, kalabalık verir. Ama hepsini taşıyacak bir ölçü vermez. O ölçüyü insanın kendisi inşa etmelidir. İşte o ölçünün adı edeptir.
Edep, dışarıdan öğretilen bir kural değil, içeriden filizlenen bir denge hâlidir. Bir bakışta, bir duruşta, bir kelimede kendini belli eder. Herkes konuşabilir, herkes tepki verebilir, herkes haklı olabilir; ama herkes edepli olamaz. Çünkü edep, insanın nefsine rağmen gösterdiği zarafettir: öfke varken yumuşayabilmek, güç varken ölçülü kalabilmek, haklıyken bile kırmamayı seçebilmek.
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, insanın içindeki bu teraziyi yeniden kurduğu bir mevsimdir; yalnızca sofraların değil, kalplerin de hafiflediği bir zaman. Açlık insana acziyetini hatırlatır, susuzluk sabrın değerini öğretir, beklemek aceleciğin içindeki taşkınlığı törpüler. Ramazan, insanın kendine çeki düzen verdiği, kendi iç mahkemesinde muhasebe yaptığı aydır.
İnsanın asıl terbiyesi kalabalık önünde değil, yalnızken başlar. Kimsenin görmediği yerde ölçüyü koruyabiliyorsak, orada edep vardır. Toplumlar yüksek binalarla değil, yüksek ahlakla ayakta kalır. Sözün ucuzladığı, saygının inceldiği, sabrın azaldığı bir çağda edep en kıymetli miras hâline gelir.
Edep, insanın içindeki ışığı koruma biçimidir. Kibir o ışığı söndürür, hırs karartır, gösteriş bulanıklaştırır; edep ise berrak tutar. Ramazan bize şunu hatırlatır: İnsan aç kalınca değil, ölçüsünü kaybedince yoksullaşır. Asıl zenginlik, nefsine söz geçirebilmektir.
Edep bir süs değildir, bir zırh da değildir; insanın karakterine işlenmiş bir asalettir. Belki de bu çağda en büyük direniş, yüksek sesle değil, vakur bir edayla, ölçüyü kaybetmeden yaşamaktır.
Çünkü edep, insanın kendine gösterdiği saygıdır. Kendine saygısı olan ise dünyaya da saygılı olur.

