Sokakta, pazarda, iş yerinde herkes aynı kelimeyi söylüyor artık: “Yorulduk.” Ama bu yorgunluk yalnızca cüzdanla ölçülen bir yorgunluk değil.
Evet, ekonomi zor. Fiyatlar artıyor, alım gücü azalıyor, geleceğe dair kaygılar büyüyor. Ama bir de görünmeyen başka bir yorgunluk var; insanın içini kemiren sessiz bir tükeniş. Birbirimize güvenmeyi unuttuk, tebessümü lüks sayar olduk. Herkes bağırıyor ama kimse anlaşılmıyor. Sanki ruhlarımız da enflasyona uğradı.
Artık yalnızca geçim derdinde değiliz; anlam derdindeyiz. Sabah işe giderken yalnızca karnımızı doyurmak için değil, bir sebeple yaşamak için de motivasyon arıyoruz. Kazandıkça mutlu olmuyor, aksine eksiliyoruz. Huzurun fiyatı yok; ama yokluğu hayatın her alanına sirayet ediyor.
Bir zamanlar sofralarımız kalabalıktı, şimdi ekranlarımız. Bir zamanlar komşularımızı tanırdık, şimdi takipçilerimizi. Bir zamanlar “Nasılsın?” derken cevabını merak ederdik, şimdi nezaketen soruyoruz. Belki de bizi yoran geçim değil, geçinememek: insanla, hayatla, kendimizle.
Yine de içimizde bir yer hâlâ “Düzelir” diyor. Çünkü biz bu topraklarda hep yeniden başlamayı bildik. Bir tarladan umut yeşerttik, bir dost eliyle yeniden ayağa kalktık. Gülüşünü paylaşan bir insanın bile bütün günümüzü değiştirebildiğini gördük.
Bu yorgunluk geçici; yeter ki insan insana değsin. Ekonomiyi hemen düzeltemeyiz belki, ama birbirimizi onarabiliriz: bir selamla, bir tebessümle, bir gönül bağıyla. İnsanın asıl sermayesi parası değil, kalbidir. Kalp de adaletle, empatiyle ve vefayla büyür.
Evet, yorulduk. Ama unutmayalım: En yorgun zamanlar, yeniden dirilişin eşiğidir. Yeter ki birbirimizi hatırlayalım ve bir umut ışığına inanmayı bırakmayalım.

