Bir zamanlar insan kendi iç dünyasına uzun yürüyüşlere çıkardı. Sessizlikte kendi sesini, yalnızlıkta içten bir dostluğu bulurdu. Şimdi her şey gürültülü, her şey hızlı. Ve ne acıdır ki bu kalabalık çağda insan en çok kendine uzak.
Sabah uyandığında ilk olarak kendi ruhuna değil, telefondaki bildirimlere uyanan bir insan tipi var artık. Başkalarının ne yaptığına, ne düşündüğüne odaklı bir hayatta kendi düşüncelerine ne kadar yer kalabilir ki?
Aynada gördüğü yüze yabancı, giydiğinden duruşuna kadar başkalarının beğenisine göre şekillenen, konuşurken içini değil trendleri dillendiren bir birey… Oysa insanın en doğal hâli, en gerçek hâlidir. Ama o gerçek artık saklı. Bu çağda kendine sadık kalmak adeta bir direniştir. Birey olmak değil, “marka” olmak yüceltiliyor; sade kalmak değil, “görünür” olmak övülüyor. Sonuç: kalabalıklar içinde daha yalnız, sesler arasında daha sessiz, başarıların ortasında daha yorgun bir insan.
İnsanın kendine yabancılaşması bir anda olmaz. Yavaş yavaş başlar: içten gelen bir “istemiyorum”u bastırmakla, bir “bu bana göre değil” hissini susturmakla, sırf yalnız kalmamak için yanlış dostluklara katlanmakla… Zamanla insan kendini tanıyamaz hâle gelir. Hayatını yaşarken fark etmez bile; aslında başkasının hayalini yaşadığını.
Oysa özlediğimiz şey tam da budur: içten bir “Evet, bu benim!” diyebileceğimiz bir yaşam. Bu yüzden insan yeniden kendiyle buluşmalı. Bir akşam sessizce yürürken iç sesini dinlemeli, bir şarkıda geçmişini hatırlamalı, bir çocuk kahkahasında kendi masumiyetini anımsamalı. Her şeyin sahtesinin çoğaldığı bu çağda, kendin kalmak büyük bir cesarettir.
En büyük kayboluş kalabalıkta değil, insanın kendine olan uzaklığındadır.

